"mû
" Kelimesi için arama sonuçları
MÜ'MİNÛN SÛRESİ
(İslami Terimler Sözlüğü) :
Kur'ân-ı kerîmin yirmi üçüncü sûresi.
Mü'minûn sûresi Mekke'de nâzil oldu (indi). Yüz on sekiz âyet-i kerîmedir.Sûrenin ilk
âyetlerinde kurtuluşa eren mü'minlerin ibâdetlerinden, yaşayışlarından ve kavuşacakları âhiret
nîmetlerinden bahsedildiği için Sûret-ül-mü'minûn denilmiştir. Sûrede ayrıca, Allahü teâlânın
insanları yarattığı, onlara neler bağışladığı, Nûh, Mûsâ, Hârûn ve Îsâ aleyhimüsselâmın
karşılaştıkları güçlükler, inkârcıların uğrayacakları felâketler, Allahü teâlânın büyüklüğü ve
kudreti, kıyâmet günü ve o günde olacak şeyler bildirilmektedir. (İbn-i Abbâs, Taberî,Râzî,
Kurtubî, Ebû Hayyân)
Allahü teâlâ Mü'minûn sûresinde meâlen buyuruyor ki:
Ey Peygamberim! Helâl ve temiz yiyiniz ve bana lâyık ibâdetler yapınız! (Âyet: 52)
Kâfirler, mal ve çok evlad gibi dünyâlıkları verdiğimiz için, kendilerine yardım mı ediyoruz
sanıyor! Peygamberime (sallallahü aleyhi ve sellem) inanmadıkları ve dîn-i İslâm'ı
beğenmedikleri için onlara mükâfât mı ediyoruz, diyorlar?Hayır öyle değildir. Aldanıyorlar,
bunların nîmet olmayıp, musîbet olduğunu anlamıyorlar. (Âyet: 55,56)
MÜMÎT (El-Mümît)
(İslami Terimler Sözlüğü) :
Allahü teâlânın Esmâ-i hüsnâsından (güzel isimlerinden). Ölümü yaratan, ruh bulunan
cisimden rûhu alan, öldüren.
Allahü teâlânın Kur'ân-ı kerîmde bildirdiği doksan dokuz isminden birçoğu, yaratıcı olduğunu
gösterir.Meselâ Mukît, Hâlık, Bârî, Musavvir, Razzâk, Mubdî, Muîd, Muhyî, Mümît,Kayyûm,
Vâlî, Bedî' isimleri böyledir. (İmâm-ı Rabbânî)
El-Mümît ism-i şerîfini söyleyenin nefsi itâate gelir. (Yûsuf Nebhânî)
MÜMKİN-ÜL-VÜCÛD
(İslami Terimler Sözlüğü) :
Var da olabilen, yok da olabilen. Allahü teâlâdan başka her şey, bütün âlem.
Mevcûd yâni var olan şey ikidir. Biri mümkin-ül-vücûd, ikincisi, kendi kendine hep var olan,
başkası tarafından yaratılmayan demek olan Vâcib-ül-vücûddur. Eğer mevcûd, yalnız mümkin-
ül-vücûd olsaydı ve vâcib-ül-vücûd bulunmasaydı, hiçbir şey var olmazdı. Çünkü yok iken var
olmak bir değişikliktir, bir olaydır.Her cisimde bir olay olması için, bu cisme dışardan bir
kuvvetin te'sir etmesi, bu kuvvet kaynağının bu cisimden önce mevcûd olması lâzımdır. Bunun
için mümkin-ül-vücûd olan mevcûd, kendi kendine var olamaz ve varlıkta duramaz. Ona bir
kuvvet te'sir etmeseydi, hep yoklukta kalırdı. Var olamazdı. Kendi kendine vâr edemeyen, başka
varlıkları elbette var edemez, yaratamaz. O hâlde, mümkin-ül-vücûdu yaratanın, Vâcib-ül-vücûd
olması lâzımdır.Bütün mümkin-ül-vücûdların tek yaratıcısı Vâcib-ül-vücûd olan Allahü teâlâdır.
(Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî)
MÜMTEHİNE SÛRESİ
(İslami Terimler Sözlüğü) :
Kur'ân-ı kerîmin altmışıncı sûresi.
Mümtehine sûresi Medîne-i münevverede nâzil oldu (indi). On üç âyet-i kerîmedir.Mü'mine
olduklarını iddiâ eden kadınların imtihâna tâbi tutulmalarını emrettiği için sûreye, Sûret-ül-
Mümtehine denilmiştir. Ayrıca İmtihân sûresi de denilmektedir. Sûrede; müşriklerle dostlukta
bulunmanın yasak olduğu ve mü'mine olduklarını iddiâ edip hicrette bulunan kadınların imtihâna
tâbi tutulmalarının gerektiği bildirilmektedir. (İbn-i Abbâs, Râzî, Kurtubî, Taberî)
Allahü teâlâ Mümtehine sûresinde meâlen buyuruyor ki:
"Ey mü'minler! İbrâhim aleyhisselâmın gösterdiği güzel yolda yürüyünüz! Yâni siz de,
onun gibi ve onunla berâber bulunan mü'minler gibi olunuz! Onlar, kâfirlere dedi ki, bizden
sevgi beklemeyiniz. Çünkü siz, Allahü teâlâyı dinlemeyip, başkalarına tapıyorsunuz. O
taptıklarınızı da sevmiyoruz. Sizin uydurma dîninize inanmıyoruz. Bu ayrılık aramızda
düşmanlığa sebeb oldu. Siz, Allahü teâlânın, bir olduğuna inanmadıkça ve emirlerini kabûl
etmedikçe, bu düşmanlık, kalbimizden silinmeyecek, her şekilde kendini gösterecektir. (Âyet:4)
Kim Mümtehine sûresini okursa, kadın-erkek bütün mü'minler ona kıyâmet günü şefâat
eder. (Hadîs-i şerîf-Kâdı Beydâvî Tefsîri)
MÜMTENİ'-UL-VÜCÛD
(İslami Terimler Sözlüğü) :
Var olması mümkün olmayan, hep yok olması lâzım olan.
Allahü teâlâya ortak (eş, benzer) bulunması Mümteni'-ül-vücûddur. Allahü teâlâ gibi ikinci
bir ilâh var olamaz. Bu imkânsızdır. (Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî)
MÜNÂCÂT
(İslami Terimler Sözlüğü) :
Allahü teâlâya duâ etmek, yalvarmak.
Kul, şehvetlerini (nefsinin isteklerini) benim tâatim üzerine tercîh ettiği vakit, ona
vereceğim cezânın en hafifi, bana münâcât zevkinden onu mahrûm etmektir. (Hadîs-i kudsî-
İhyâ)
Aklı başında olan, günü dörde bölmelidir. Birinde Rabbine münâcât etmeli, diğerinde
nefsini hesâba çekmeli, öbüründe Allahü teâlânın sun'ı bedî' (yarattıklarının güzelliğini) ve
azametini tefekkür etmeli (düşünmeli), diğerinde de yemesi ve içmesi ile uğraşmalıdır. (Hadîs-i
şerîf-İhyâ)
Namaz kılmak, münâcât ve gizli yalvarıştır. Gaflet ile münâcât olmaz. (İmâm-ı Gazâlî)
"İlâhî! Herkesi sıkıntıdan kurtaran yalnız sensin. Bizi dünyâda ve âhirette sıkıntıda bırakma!
Muhtâclara, her şeyi gönderen yalnız sensin! Dünyâda ve âhirette bize, hayırlı ve faydalı şeyleri
gönder! Dünyâ ve âhirette, bizi kimseye muhtâc bırakma!" diye Allahü teâlâya münâcâtta
bulunmalıdır. (Muhammed Rebhâmî)
MÜNÂFIK
(İslami Terimler Sözlüğü) :
İnanmadığı hâlde, müslümanları aldatmak için, inanmış görünen kimse.
Allahü teâlâ Kur'ân-ı kerîmde meâlen buyuruyor ki:
Ey münâfıklar! Allahü teâlâ sizi kendi hâlinize bırakmaz. Hâlis mü'minleri münâfıklardan
ayırır. (Âl-i İmrân sûresi: 179)
Dört şey münâfıklık alâmetidir: Emânet olunana hıyânet etmek, yalan söylemek, vâdini
bozmak ve ahdine vefâ göstermemek (verdiği sözde durmamak) ve mahkemede doğruyu
söylememek. (Hadîs-i şerîf-Buhârî)
Münâfık, iki sürü arasında bulunan bir koyun gibidir ki, o, bir defâ bu sürüye, diğer defâ
öbür sürüye katılır. (Hadîs-i şerîf-Sülûk-ül-Ulemâ)
Ey Allah'ım! Ben, münâfıklıktan, şikâktan (tefrikadan) ve kötü ahlâktan sana sığınırım.
(Hadîs-i şerîf-Sülûk-ül-Ulemâ)
Münâfıkın alâmeti üçtür. Yalnız olduğu zaman tembeldir. Yanında birisi olduğu zaman
çalışkandır. Bütün işlerinde övülmeyi çok sever. (Vehb bin Münebbih)
Mescide giren münâfıklar, kafesteki serçe kuşlarına benzer. Kafesin kapısı açılır açılmaz
uçarlar, kaçarlar. (İmâm-ı Mâlik)
Münâfık, İslâmiyet'ten bahseder, fakat onunla amel etmez ve ona uymaz. (Huzeyfet-ül-
Yemânî)
MÜNÂFİKÛN SÛRESİ
(İslami Terimler Sözlüğü) :
Kur'ân-ı kerîmin altmış üçüncü sûresi.
Münâfikûn sûresi Medîne'de nâzil oldu (indi). On bir âyet-i kerîmedir. Sûrede münâfıkların
(müslüman olmadıkları hâlde müslüman görünenlerin) davranışları anlatıldığından, Sûret-ül-
Münâfikûn denilmiştir. (Muhammed bin Hamzâ, İbn-i Abbâs, Râzî)
Münâfikûn sûresinde Allahü teâlâ meâlen buyuruyor ki:
Mallarınız ve çocuklarınız, Allahü teâlâyı hâtırlamanıza mâni olmasın. (Âyet: 9)
Kim Münâfikûn sûresini okursa, nifâktan kurtulur. (Hadîs-i şerîf-Tefsîr-i Beydâvî)
MÜNÂKAŞA
(İslami Terimler Sözlüğü) :
Çekişme, tartışma.
Kimse ile münâkaşa etmeyen, haklı olsa bile, dili ile kimseyi incitmeyen müslümanın,
Cennet'e gireceğini size söz veriyorum. Şaka yapmak, yanındakileri güldürmek için olsa bile,
yalan söylemeyenin Cennet'e gireceğini size söz veriyorum. İyi huylu olanın, Cennet'in yüksek
derecelerine kavuşacağını size söz veriyorum. (Hadîs-i şerîf-Ebû Dâvûd, İbn-i Mâce, Tirmizî)
Sû-i zan etmeyiniz. Sû-i zan (kötü zan) yanlış karar vermeye sebeb olur. İnsanların gizli
şeylerini araştırmayınız, kusûrlarını görmeyiniz, münâkaşa etmeyiniz, hased etmeyiniz,
birbirinize düşmanlık etmeyiniz, birbirinizi çekiştirmeyiniz, kardeş gibi sevişiniz. Müslüman,
müslümanın kardeşidir. Ona zulmetmez, yardım eder. Onu kendinden aşağı görmez. (Hadîs-i
şerîf-Berîka)
Ey oğlum! Elinden geldiği kadar kavgadan, münâkaşadan sakın! Dünyâ işleri için kendini
fazla üzme! Kızdığın zaman sözlerine dikkat et, ölçülü olmaya çalış! Büyüklerin önünden
yürüme! Bir kimse konuşurken araya laf karıştırma! Ey oğlum! Diline sâhib olmayan sonunda
pişmân olur. Çok münâkaşa ve münâzara yapan kötülenir. (Lokman Hakîm)
Münâkaşa, dostun dostluğunu azaltır. Düşmanın düşmanlığını artırır. (Muhammed Ma'sûm)
Emr-i ma'rûf ve nehy-i münker yaparken (iyiliği emredip kötülükten sakındırırken); niyetin
hâlis olması ve işin iyi anlaşılıp, Allahü teâlânın buradaki emrinin iyi bilinmesi ve sabırlı olup,
münâkaşa ve kavga edilmemesi, yumuşak ve tatlı dil ve yazı ile yapılması lâzımdır. (İmâm-ı
Birgivî)
Halktan veya emrin altında çalışanlardan biriyle münâkaşa etme. Çünkü böyleleri ile
münâkaşa îtibârını giderir. (Ebû Yûsuf)
MÜNÂKEHÂT
(İslami Terimler Sözlüğü) :
Fıkıh ilminin dört büyük kısmından biri. Evlenme, boşanma, nafaka gibi hususlar.
Fıkıh ilmi; ibâdât (ibâdetler), münâkehât, muâmelât (alış-veriş, kirâ, fâiz, mîrâs v.b.) ve
ukûbât (cezâlar) olmak üzere dört kısma ayrılır. Fıkhın ibâdât kısmını kısaca öğrenmek, her
müslümana farzdır.Münâkehât ve muâmelât kısımlarını öğrenmek, farz-ı kifâyedir. Yâni başına
gelenlerin öğrenmesi farz olur. Tefsîr, hadîs ve kelâm ilimlerinden sonra, en şerefli ilim, fıkıh
ilmidir. (Ahmed Zühdü Paşa)
Yeni müslüman olan kimsenin veya âkil ve bâliğ olan müslüman evlâdının, evvelâ Kelime-i
şehâdet söylemesi ve bunun mânâsını öğrenip, inanması lâzımdır. Sonra, Ehl-i sünnet âlimlerinin
kitaplarında yazılı olan îtikâd, yâni îmân edilmesi lâzım olan bilgileri öğrenip, bunlara inanması
lâzımdır. Sonra dört hak mezhepten birinin kitaplarında yazılı olan fıkıh bilgilerini, yâni İslâm'ın
beş şartını ve helâl, haram olan şeyleri öğrenmesi ve bunlara inanması ve uygun yaşaması
lâzımdır.Münâkehât bilgileri lâzım oldukça, başına geldikçe öğrenilir. (İbn-i Âbidîn, Yûsuf
Sinânüddîn)