"mû
" Kelimesi için arama sonuçları
MÜKRİH
(İslami Terimler Sözlüğü) :
Bir kimseyi istemediği bir şeyi yapması için zorlayan, tehdîd eden. (Bkz. İkrâh)
Zorla başkasının malı telef edilince, mükrih, malı öder. (Ali Haydar Efendi)
MÜLÂANE
(İslami Terimler Sözlüğü) :
Zevcesini (eşini) zinâ ile suçlayan erkeğin dört şâhit getirememesi hâlinde, zevcenin isteği
üzerine eşlerin hâkim huzûruna çıkarak usûlüne uygun (âyet-i kerîmelerde bildirilen ifâdelerle)
karşılıklı yemin etmeleri ve lânetleşmeleri. (Bkz. Liân)
MÜLCÎ İKRÂH
(İslami Terimler Sözlüğü) :
Ölümle veya bir uzvunu yok etmek, şiddetli vurma ve hapsetme gibi tehdidlerle bir kimseyi
istemediği şeyi yapmaya zorlama. (Bkz. İkrah)
Mülcî ikrâh ile olan sözleşmeler sahîh (geçerli) olmaz. (Ali Haydar Efendi)
MÜLEFFIK
(İslami Terimler Sözlüğü) :
Telfik yapan. Belli bir mezhebin hükümlerine uymayıp, dört mezhebin hükümlerinden
kolayına geleni yapıp karıştıran. (Bkz. Telfîk)
Bir işin, bir ibâdetin sahîh (doğru, geçerli) olması için, dört mezhebden herhangi birine uygun
olması lâzımdır. Yâni o işin sahîh olması için, bir mezhebde uyulması lâzım olan şartların
hepsine uygun olması lâzımdır. Bir ibâdeti yaparken şartlarından biri bir mezhebe, diğer şartı da
başka mezhebe uygun olursa, bu ibâdet sahîh olmaz. Müleffık, mezhebleri birbirine karıştırdığı
için, ibâdeti sahîh, mûteber olmaz. (İbn-i Âbidîn, A. Nablüsî, Şernblâlî)
MÜLHİD
(İslami Terimler Sözlüğü) :
Âyet-i kerîme ve hadîs-i şerîflere yanlış mânâ vererek dinden çıkan, yâni îmânı bozuk olan,
Eshâb-ı kirâma (Peygamber efendimizin arkadaşlarına) söğen.
Mülhid, Allahü teâlâya ve peygamberine inanır ve inandığını söyler. Fakat, küfre kaymıştır,
İslâmiyet'ten ayrılmıştır. Îtikâdı (inancı) bozuktur. Kendini tam müslüman sanır. Kendisi gibi
olmayanlara kâfir der. (İmâm-ı Rabbânî)
MÜLK
(İslami Terimler Sözlüğü) :
1. Sâhib olunan; insanın başkasının rızâsını ve iznini almadan kullanmağa hakkı olan şey.
Mülk maldır veya malın kendi değil, yalnız menfaatidir. Bir kimsenin her malı meselâ atı,
onun mülküdür. Fakat her mülkü, meselâ kirâcının evi, malı değildir. (Ali Haydar Efendi)
Ganîmet (savaşta düşmandan ele geçen mal), dâr-ı İslâm'a (İslâm memleketine)
nakledildikten sonra askerin hakkı olursa da, taksim edilmeden önce, mülk olmaz ve askerin bu
hakkını mülk olmadan önce satması câiz olmaz. (İbn-i Âbidîn)
Hizmet karşılığı alınacak ücreti, maaş çekini, bonosunu teslim almadan önce satmak câiz
değildir. Ücret, hak edilmiş ise de, kabz edilmemiş (ele alınmamış, ele geçmemiş), mülk
olmamıştır. (İbn-i Âbidîn)
Süleymân aleyhisselâm bir seyâhatinde, sağında-solunda insanlar ve cinler, ardında orduları
olduğu ve kuşlar da başı üzerinde gölge ettikleri hâlde giderken, İsrâiloğullarından bir âbide
(ibâdet edene) uğradı. Âbid; "Ey Dâvûd'un oğlu! Allahü teâlâ sana muazzam bir mülk vermiştir"
dedi. Süleymân aleyhisselâm âbidi dinledikten sonra; "Kıyâmet günü mü'minin defterinde, bir
tesbîhin (zikr, Allahü teâlâyı ve büyüklüğünü anmanın) yazılı olması, Dâvûd'un oğlu Süleymân'a
verilen bu mülkten daha kıymetlidir. Zîrâ Süleymân'ın bu mülkü kaybolur gider, fakat o tesbîhin
mükâfâtı kaybolmaz" buyurdu. (İmâm-ı Gazâlî)
Mal sâhibi, mülk sâhibi,
Hani bunun ilk sâhibi?
Mal da yalan, mülk de yalan,
Var biraz da sen oyalan.
(Yûnus Emre)
2. Tasarruf, saltanat, kudret.
Allahü teâlâ, âyet-i kerîmelerde meâlen buyuruyor ki:
Bütün mülk elinde bulunan Allahü teâlânın şânı ne yücedir! O, her şeye hakkiyle kâdirdir
(gücü yetendir). (Mülk sûresi: 1)
O, geceyi gündüzün içine sokuyor, gündüzü gecenin içine sokuyor. Güneşi ve Ay'ı
(insanoğlunun istifâdesine) tâbi ve bağlı kılmıştır. Bunlardan herbiri muayyen bir vakte
(kıyâmete) kadar akıp gidiyor (dolaşıp duruyor). İşte bunları yapan Allah'tır, sizin Rabbinizdir.
Mülk O'nundur. O'nu bırakıp taptıklarınız (putlar)ise, bir hurma çekirdeğinin zarına bile
mâlik olamazlar. (Fâtır sûresi: 13)
O gün onlar (kabirlerinden dışarı) çıkarlar. Onların hâl ve amellerinden hiçbir şey Allah'a
gizli kalmaz, (Allahü teâlâ şöyle buyurur): "Bugün mülk kimindir?" (Hiç kimse buna cevâb
veremez. Yine Allahü teâlâ kendi kendine buyurur); "Vâhid (bir olan) ve Kahhâr olan (her şeye
gâlib gelen) cenâb-ı Allah'ındır. (Mü'min sûresi: 16)
Süleymân aleyhisselâm; "Yâ Rabbî! Benden sonra kimseye nasîb etmeyeceğin bir mülkü bana
ihsân eyle!" diyerek, melik ve emir olmak istemiştir. (Muhammed Hâdimî)
Mûsâ aleyhisselâm, Fir'avn'a; "Îmân et, mülk ve saltanatın sende kalsın" dedi. Fir'avn da;
"Hâmân ile görüşeyim" dedi. Hâmân; "Nasıl olur! Aramızda tapılan bir rab iken, şimdi ibâdet
eden bir kul mu olacaksın?" dedi. Böylece, Allah'a kul ve Mûsâ aleyhisselâma ümmet olmaktan
istinkâf etti (yüz çevirdi, vazgeçti). (İmâm-ı Gazâlî)
Mülk Sûresi:
Kur'ân-ı kerîmin altmış yedinci sûresi.
Mülk sûresi Mekke-i mükerremede nâzil oldu (indi). Otuz âyet-i kerîmedir. İlk âyet-i
kerîmede geçen el-Mülk kelimesinden dolayı, sûreye, Sûret-ül-Mülk denilmiştir. Ayrıca
Tebâreke, Münciye, Mâni'a, Vâkı'a adları ile de anılır. Sûrede; hayâtın ve ölümün yaratılış
sebebi, âlemdeki kusursuz nizam, müşriklerin (Cenâb-ı Hakk'a ortak koşanların) âhiretteki acıklı
durumu, Allahü teâlânın gizli-açık her şeye vâkıf olduğu anlatılmaktadır. (İbn-i Abbâs, Taberî,
Râzî)
Allahü teâlâ Mülk sûresinde meâlen buyuruyor ki:
Sırât-ı müstekîm (İslâmiyet'in gösterdiği doğru yol) üzere gidenle, gözleri âmâ olup
yüzüstüne gittiği yolu bilmiyen aynı mıdır? (Âyet: 22)
Mülk sûresi kötülüklerden engelleyici ve kurtarıcıdır. Kabir azâbından koruyucudur.
(Hadîs-i şerîf-Tirmizî)
Her gece Mülk sûresini okuyanı Allahü teâlâ kabir azâbından korur. (Hadîs-i şerîf-Nesâî)
Mülk Şirketi:
İki veya daha çok kimsenin, mîrâs veya hediye sûreti ile veya parasını belirli oranda verip
satın alarak, bir mala berâber sâhib olmaları; yâhut mallarını ayrılmayacak şekilde karıştırıp ortak
olmaları.
Mülk şirketi ile müşterek (ortak) olan malların geliri, sâhibleri arasında hisselerine göre
taksim olunur. (Mecelle)
Mülk-i Habîs:
Helâl yolla kazanılan mal ile, haram yolla kazanılan malın karışmasından meydana gelen ve
birbirinden kolayca ayrılamayan mülk.
Bir kimsenin elindeki malın, gasb edilmiş, çalınmış, zulüm, hıyânet ile alınmış haram mal
olduğu veya mülk-i habîs olduğu bilinmedikçe, mallarını bu yollardan edinmekte olduğu bilinse
dahi, elindeki bu malı helâl mülkü bilmek lâzımdır. (Abdülganî Nablüsî)
Verilenin haram mal veya mülk-i habîs olduğu bilinirse, bunu verenden almak hiçbir sûrette
câiz (uygun) olmaz. (İbn-i Âbidîn)
Mülk-i Yemîn:
Bir kimsenin emrindeki köleler ve câriyeler.
Allahü teâlâ, âyet-i kerîmede meâlen buyuruyor ki:
Allah'a ibâdet edin, O'na hiçbir şeyi ortak koşmayın. Ananıza, babanıza (güzel söz ve fiil
ile), akrabânıza (ziyâret etmekle), yetimlere (gönüllerini almakla), fakirlere (sadaka vermekle),
akrabânız olan komşularınıza (şefkat ve merhâmetle), uzak komşunuza (onlar için hayır
istemek ve zararı gidermekle), dost ve arkadaşlarınıza (haklarına riâyet etmek ve sevgi ile),
yolcuya (ikrâm etmek ve doyurmakla), mülk-i yemînlerinizde bulunanlara (yumuşak muâmele
etmekle) iyilik ediniz. Muhakkak ki, Allahü teâlâ (bunlara böyle iyilik etmeyip) kibirlenerek
insanlara haksız yere övünenleri sevmez. (Nisâ sûresi: 36)
Avret yerini ört! Zevcenden ve mülk-i yemîninden başkasına gösterme! Yalnız iken de,
Allahü teâlâdan hayâ ediniz! (Hadîs-i şerîf-İmâm-ı Tirmizî, Ebû Dâvûd, İbn-i Mâce)
MÜLKİYET
(İslami Terimler Sözlüğü) :
İnsanın bir şeyi başkasının rızâsını, iznini almadan kullanabilme yetkisi gücü.
İslâm hukûkunda devlete, cemiyetlere ve ferdlere mülkiyet hakkı tanınmıştır. Fakat mülk
edinirken, haram yollara baş vurmak, başkalarının haklarına tecâvüz etmek, zayıfları ezmek,
kesin olarak yasaktır. İslâmiyet, mülkiyet hakkını tanımakla berâber, insanların bu konuda hırslı
olmalarını da istemez. Çünkü Peygamber efendimiz sallallahü aleyhi ve selem; "Dünyâ sevgisi
bütün kötülüklerin anasıdır" buyurmuştur. (Seyyid Abdülhakîm Arvâsî)
MÜLTEZEM
(İslami Terimler Sözlüğü) :
Kâbe-i muazzamanın kapısı ile Hacer-ül-esved denilen mübârek siyah taş arasında kalan
Kâbe duvarı.
Hac esnâsında Minâ'da şeytan taşlandıktan sonra,Mescid-i Haram'a gelinir.Tavâf-ı sadr veya
vedâ tavâfı yapıldıktan sonra, Zemzem suyu içilir.Kâbe'nin kapı eşiği öpülür. Göğüs ve sağ
yanak, Mültezem denilen yere sürülür.Sonra Kâbe perdesine yapışıp duâ edilir. Ağlıyarak
mescid kapısından dışarı çıkılır. (Mevkûfâtî)
Bir kimse karnını Kâbe duvarına değdirip, Mültezemi vesîle (vâsıta) ederek Allahü teâlâya
yalvarırsa, Allahü teâlâ onu zarardan kusurdan korur. Böyle olduğu çok tecrübe edilmiştir.
Allahü teâlâ, Mültezem denilen yerdeki birkaç taşa; hayra, faydaya vesîle olma özelliği vermiştir.
Aspirine ağrı kesmek, alkole aklı gidermek özelliklerini verdiği gibi, Mültezem denilen yerdeki
taşlara başka taşlardan farklı olarak duâların kabûl olmasına sebeb olma özelliğini vermiştir. (M.
Sıddîk Gümüş)
MÜMEYYİZ
(İslami Terimler Sözlüğü) :
Akıllı; faydalı ve zararlıyı birbirinden ayırabilen.
Mümeyyiz olmayan çocukların bütün sözleşmeleri bâtıldır (geçersizdir). Mümeyyiz çocuğun
zararlı işlerdeki sözleşmeleri, velîsi izin verse de, sahîh (geçerli) değildir. (Mecelle)
MÜ'MİN (El-Mü'min)
(İslami Terimler Sözlüğü) :
1. Allahü teâlânın Esmâ-ül-hüsnâsından (ism-i şerîflerinden). Her türlü emân ve emniyet
(güven) veren.
Âyet-i kerîmede meâlen buyruldu ki:
O, öyle bir Allah'tır ki, kendisinden başka hiçbir ilâh yoktur. O, mâlik ve sâhiptir,
münezzehtir, selâmet verendir, mü'mindir, gözetip koruyandır, üstündür, istediğini zorla
yaptıran, büyüklükte eşi olmayandır. Allahü teâlâ puta tapanların ortak koştukları şeylerden
münezzehtir, uzaktır. (Haşr sûresi: 23)
2.Îmân eden, Resûl-i ekremin bildirdiklerinin hepsini kalbi ile kabûl edip, dili ile söyleyen.
Allahü teâlâ Kur'ân-ı kerîmde meâlen buyuruyor ki:
Ey mü'minler! Hepiniz, Allahü teâlâya tövbe ediniz ki, dünyâ ve âhiret saâdetine
kavuşasınız. (Nûr sûresi: 31)
Mü'minin firâsetinden korkunuz. Zîrâ o, Allahü teâlânın nûru ile bakar. (Hadîs-i şerîf-
Menâzil-üs-Sâirîn)
Mü'min o kimsedir ki, kendi için sevdiğini din kardeşi için de sever. (Hadîs-i şerîf-Risâle-i
Münîre)
Mü'minler birbirini sevmekte, birbirine acımakta, birbirini korumakta bir vücûd gibidir.
Vücûdun herhangi bir uzvu rahatsız olursa, diğer âzâları da bu yüzden humma ve
uykusuzluğa tutulurlar. (Hadîs-i şerîf-Sahîh-i Müslim)
Mü'min olmak için, yalnız Kelime-i şehâdeti (Eşhedü en lâ...) söylemek yetişmez. Münâfıklar
(inanmadığı hâlde müslüman görünenler) de bunu söylüyor.Kalbde îmân bulunduğuna alâmet,
şerîatin (İslâmiyet'in) emirlerini seve seve yapmaktır. (İmâm-ı Rabbânî)
Kâmil (olgun) mü'minin dört alâmeti vardır:Dili zikreder (Allahü teâlâyı anar), sessizliğinde
tefekkür eder (Allahü teâlânın büyüklüğünü düşünür), ibret nazarıyla bakar, hayırlı işler yapar.
(Ebû Bekr Verrâk)
Mü'minin istirahati âhirettedir. İki üç gün bu fânî dünyâda zahmet çeker. Bu, günahlarına
keffâret olur. (Abdülhakîm-i Arvâsî)
Mü'min Sûresi:
Kur'ân-ı kerîmin kırkıncı sûresi. Gâfir sûresi de denir.
Mekke-i mükkerremede nâzil oldu (indi). Sûre 85 âyet olup, 56 ve 57. âyetleri Medîne-i
münevverede nâzil oldu. 28-45. âyet-i kerîmelerinde, Fir'avn'ın âilesinden mü'min bir kişinin
vasıfları anlatıldığı için, Sûret-ül-mü'min denilmiştir.
Sûrede; îmân etmenin önemi, günahları bağışlayan, tövbeleri kabûl eden, bununla berâber
cezâsı şiddetli olan Allahü teâlânın inkârcılara vereceği cezâlar, Allahü teâlâya itâat etmek ve
nîmetlerine şükr etmek gerektiği bildirilmektedir. (Senâullah Dehlevî, İbn-i Abbâs, Râzî,Taberî)
Mü'min sûresinde Allahü teâlâ meâlen buyuruyor ki:
Size mûcizelerini gösteren, size gökten rızık indiren O'dur. Allah'a yönelenlerden başkası
ibret almaz. (Âyet: 13)
Kim Mü'min sûresini okursa, ona salât (duâ) etmeyen ve onun için istiğfârda bulunmayan
hiçbir nebî, sıddîk, şehîd ve mü'min rûhu kalmaz. (Hadîs-i şerîf-Envâr-üt-Tenzîl ve Esrâr-üt-
Te'vîl)